Cumartesi, Temmuz 11, 2026
Abone Formu
Home » Dünyayı ikiye bölen çizgi

Dünyayı ikiye bölen çizgi

DÜNYAYI İKİYE BÖLEN ÇİZGİ

by Murat HATTAT
0 comment 6 gör

Dünyayı ikiye bölen çizgi deyince akıllara coğrafi keşifler mi geldi? Biz bugün çok daha fazlasından bahsedeceğiz. Tordesillas Antlaşması eski dünyanın kırılma anlarından birisiydi.

Bugün dünyanın siyasi haritasına baktığımızda birçok ülkenin sınırlarının savaşlar, antlaşmalar veya diplomatik görüşmeler sonucunda şekillendiğini görürüz. Ancak tarihte öyle bir antlaşma vardır ki yalnızca iki ülkenin sınırlarını değil, henüz keşfedilmemiş kıtaların geleceğini de belirlemiştir. 1494 yılında imzalanan Tordesillas Antlaşması, Avrupa’nın iki büyük denizci devleti olan Portekiz ile İspanya’nın okyanusları ve keşfedilecek toprakları kendi aralarında paylaşmasını sağlamıştır. Bu antlaşma yalnızca siyasi bir belge değildir; aynı zamanda Brezilya’nın neden Portekizce konuştuğunu, Latin Amerika’nın büyük bölümünde neden İspanyolcanın hâkim olduğunu ve sömürgecilik çağının nasıl şekillendiğini açıklayan en önemli dönüm noktalarından biridir.

Ancak Tordesillas Antlaşması’nın ortaya çıkışını anlayabilmek için önce Avrupa’nın 15. yüzyıldaki ekonomik ve siyasi yapısına bakmak gerekir. Çünkü hiçbir büyük tarihî olay tek başına gerçekleşmez. Devletlerin aldığı kararlar çoğu zaman uzun yıllar boyunca biriken ekonomik ihtiyaçların, siyasi rekabetlerin ve teknolojik gelişmelerin sonucunda ortaya çıkar. Tordesillas Antlaşması da tam olarak böyle bir sürecin ürünüdür.

Avrupa’nın En Büyük Zenginliği Doğu’dan Geliyordu

Orta Çağ boyunca Avrupa’nın en değerli ürünleri kendi topraklarında yetişmiyordu. Avrupa’daki insanlar yemeklerini tatlandırmak için karabiber, tarçın, karanfil, zencefil ve muskat gibi baharatlara büyük ilgi gösteriyordu. Bu ürünler yalnızca mutfakta kullanılmıyordu. İnsanlar baharatları ilaç yapımında, etleri uzun süre korumada, kötü kokuları bastırmada ve hatta dini törenlerde de değerlendiriyordu. Bu nedenle baharat, altın kadar değerli kabul ediliyordu.

Doğunun sunduğu zenginlik yalnızca baharatla sınırlı değildi. Çin’den gelen ipek kumaşlar Avrupa saraylarının vazgeçilmezleri arasında yer alıyordu. Hint ustalarının ürettiği pamuklu kumaşlar büyük ilgi görüyordu. Çin porselenleri hem dayanıklılıkları hem de zarif görünümleriyle soyluların sofralarını süslüyordu. Hindistan ve Sri Lanka’dan gelen değerli taşlar, inci ve mücevherler ise kralların hazinelerini zenginleştiriyordu.

Fakat Avrupalılar bu ürünleri doğrudan satın alamıyordu. Asya ile Avrupa arasında binlerce kilometreyi bulan uzun ticaret ağları bulunuyordu. Mallar önce Çin, Hindistan ve Güneydoğu Asya’dan kervanlarla Orta Asya’ya ulaşıyor, ardından İran, Suriye ve Mısır üzerinden Akdeniz limanlarına taşınıyordu. Burada Venedikli ve Cenevizli tüccarlar devreye giriyor, malları Avrupa’nın farklı bölgelerine dağıtıyordu.

Her aşamada ürünlerin fiyatı biraz daha yükseliyordu. Sonunda Avrupa pazarlarına ulaşan baharatın değeri bazen ağırlığı kadar altına yaklaşabiliyordu. Bu durum Avrupalı hükümdarları yeni çözümler aramaya yöneltti. Eğer doğuya ulaşan daha kısa bir deniz yolu bulunabilirse hem ticaret hızlanacak hem de aracı tüccarlar devre dışı kalacaktı.

Osmanlı’nın Yükselişi Dengeleri Değiştirdi

1453 yılı dünya tarihinin en önemli dönüm noktalarından biri oldu. Osmanlı Sultanı II. Mehmed, uzun hazırlıkların ardından Konstantinopolis‘i fethetti ve Bizans İmparatorluğu’na son verdi. Şehir artık İstanbul adını taşıyordu. Bu fetih yalnızca bir başkentin el değiştirmesi anlamına gelmiyordu. Aynı zamanda Avrupa ile Asya arasındaki ticaret yollarının denetimi büyük ölçüde Osmanlı Devleti’nin eline geçti.

Osmanlı Devleti, fetih sonrasında ticareti tamamen durdurmadı. Aksine ticaretin devam etmesini teşvik etti ve birçok yabancı tüccara imtiyazlar tanıdı. Ancak Avrupalı hükümdarlar, Doğu ticaretinde güçlü bir devletin söz sahibi olmasını stratejik bir risk olarak değerlendirdi. Özellikle Portekiz ve İspanya, doğuya ulaşmak için başka yollar bulmaları gerektiğini düşündü.

Aslında bu arayış 1453’ten önce başlamıştı. Ancak İstanbul’un fethi bu süreci büyük ölçüde hızlandırdı. Avrupa devletleri artık yalnızca ticaret yapmak istemiyor, ticaret yollarını da kontrol etmeyi hedefliyordu. Bu düşünce, ilerleyen yıllarda sömürgecilik anlayışının temelini oluşturdu.

Denizcilik Teknolojisi Büyük Bir Değişim Yaşıyordu

Yeni deniz yollarını aramak yalnızca cesaretle mümkün değildi. Denizcilerin açık okyanuslarda güvenle yol almasını sağlayacak teknolojilere de ihtiyaç vardı. 15. yüzyılda gemi yapım teknikleri önemli ölçüde gelişti. Özellikle Portekizli gemi ustaları, “karavel” adı verilen yeni bir gemi tipi geliştirdi. Hafif gövdesi, dayanıklı yapısı ve üçgen yelken sistemi sayesinde karaveller hem rüzgâra karşı ilerleyebiliyor hem de uzun okyanus yolculuklarına dayanabiliyordu.

Aynı dönemde pusula, usturlap (astrolab) ve gelişmiş deniz haritaları denizcilerin en önemli yardımcıları hâline geldi. Pusula yön tayin etmeyi kolaylaştırırken usturlap gök cisimlerinin yüksekliğini ölçerek enlem hesaplamaya yardımcı oluyordu. Limanları, kıyıları ve akıntıları ayrıntılı biçimde gösteren portolan haritaları ise kaptanların güvenli rotalar belirlemesini sağlıyordu.

Bu teknolojik gelişmeler, okyanusların artık aşılamaz engeller olmadığını gösterdi. Avrupa’nın cesur denizcileri, bilinmeyen sulara açılmaya hazırdı.

Dünyayı ikiye bölen çizgi çizilmeye başlıyordu…

Portekiz Keşif Yarışının Lideri Oldu

Coğrafi keşiflerde ilk büyük adımı Portekiz attı. Bunun en önemli nedenlerinden biri, ülkenin Atlas Okyanusu kıyısında yer almasıydı. Portekiz kralları deniz ticaretine büyük yatırım yaptı ve keşif seferlerini devlet politikası hâline getirdi.

Bu sürecin en önemli isimlerinden biri Prens Henrique, yani tarihte daha çok bilinen adıyla Denizci Henry oldu. İlginç bir şekilde Henrique büyük keşif seferlerine bizzat katılmadı. Buna rağmen keşif çağının mimarlarından biri olarak kabul edilir. Çünkü o, denizcileri destekledi, haritacıları bir araya getirdi, gemi yapımını teşvik etti ve keşifleri finanse etti.

Henrique’nin öncülüğünde Portekizli denizciler önce Madeira Adaları’nı, ardından Azor Adaları’nı ve Yeşil Burun Adaları’nı keşfetti. Daha sonra Afrika’nın batı kıyıları boyunca güneye doğru ilerlediler. Her yeni sefer, daha önce bilinmeyen kıyıları Avrupa haritalarına ekledi. Denizciler yalnızca yeni limanlar keşfetmedi; rüzgâr sistemlerini, okyanus akıntılarını ve güvenli dönüş rotalarını da öğrendi.

Portekiz’in bu sistemli ilerleyişi, onu Avrupa’nın en güçlü denizcilik devleti hâline getirdi. Fakat asıl hedef hâlâ uzaktaydı. Hiç kimse Afrika kıtasının sonunun nerede bittiğini bilmiyordu. Eğer kıtanın güney ucu geçilebilirse Hint Okyanusu’na ulaşılabileceği düşünülüyordu. Bu düşünce, Avrupa’nın kaderini değiştirecek yeni keşiflerin kapısını aralayacaktı.

Ümit Burnu’ndan Hindistan’a: Portekiz Okyanusların Hakimi Oluyor

15.yüzyılın sonlarına gelindiğinde Avrupa’da denizcilik artık yalnızca ticaret yapmak için kullanılan bir araç olmaktan çıkmıştı. Devletler, okyanusları kontrol etmenin ekonomik ve siyasi üstünlük sağlayacağını anlamıştı. Limanlara hâkim olan ülkeler zenginleşiyor, yeni ticaret yolları bulan devletler ise rakiplerinin önüne geçiyordu. Bu nedenle Portekiz Krallığı, keşif çalışmalarını sistemli bir devlet politikası hâline getirdi.

Portekiz’in temel hedefi oldukça açıktı. Krallık, Afrika kıtasının etrafını dolaşarak Hindistan’a ulaşan bir deniz yolu bulmak istiyordu. Böylece Arap tüccarlarını, Memlük Devleti’ni ve Akdeniz’deki Venedikli aracılar gibi ticaret ağlarını devre dışı bırakabilecekti. Eğer bu plan başarıya ulaşırsa Avrupa, Asya’nın zenginliklerine ilk kez doğrudan ulaşabilecekti.

Prens Henrique’nin Başlattığı Denizcilik Devrimi

Portekiz’in başarı hikâyesi bir günde başlamadı. Bu başarının temellerini 15. yüzyılın başlarında Prens Henrique attı. Tarih onu daha çok Denizci Henry adıyla tanır. İlginç olan ise Henrique’nin büyük keşif seferlerine bizzat katılmamış olmasıdır. Buna rağmen tarihçiler onu Coğrafi Keşifler Çağı‘nın en önemli isimlerinden biri kabul eder.

Henrique, denizcileri yalnızca cesaretlendirmekle yetinmedi. Haritacıları, astronomları, gemi ustalarını ve matematikçileri aynı hedef etrafında topladı. Yeni gemilerin geliştirilmesini destekledi. Denizcilerin okyanuslarda güvenle ilerleyebilmesi için gökyüzünü inceleyen bilim insanlarına maddi kaynak sağladı. Böylece bilim ile denizcilik ilk kez bu kadar güçlü bir şekilde bir araya geldi.

Portekizliler bu dönemde karavel adı verilen yeni gemileri geliştirdi. Hafif gövdesi sayesinde hız kazanan bu gemiler, üçgen yelkenleri sayesinde rüzgâra karşı da ilerleyebiliyordu. Karaveller uzun süre açık denizde kalabiliyor, fırtınalara dayanabiliyor ve daha fazla erzak taşıyabiliyordu. Bu yenilik, keşiflerin kaderini değiştirdi.

Aynı yıllarda pusula daha hassas kullanılmaya başlandı. Usturlap sayesinde denizciler yıldızların konumundan enlem hesaplayabiliyordu. Portolan haritaları kıyıları ayrıntılı biçimde gösteriyor, kaptanlar güvenli rotalar oluşturabiliyordu. Artık denizcilik yalnızca cesur insanların yaptığı bir meslek olmaktan çıkmış, bilimsel hesaplamalara dayanan bir uzmanlık alanına dönüşmüştü.

Afrika Kıyıları Adım Adım Haritalara Girdi

Portekizli kaptanlar her yıl biraz daha güneye ilerledi. Madeira Adaları, Azor Adaları ve Yeşil Burun Adaları keşiflerin önemli durakları hâline geldi. Daha sonra gemiler Senegal, Gambiya, Sierra Leone ve Gine Körfezi kıyılarına ulaştı.

Bu yolculukların amacı yalnızca yeni topraklar bulmak değildi. Portekiz, Afrika’daki altın ticaretini kontrol etmek istiyordu. Aynı zamanda fildişi, egzotik hayvanlar ve diğer değerli ürünler de büyük ilgi görüyordu. Kurulan ticaret merkezleri Portekiz hazinesine önemli gelir sağlamaya başladı.

Her yeni sefer Avrupa haritalarındaki boş alanları biraz daha dolduruyordu. Yüzyıllardır bilinmez kabul edilen Afrika kıyıları artık ayrıntılı biçimde çiziliyordu. Ancak kıtanın güney ucunun nerede sona erdiğini hâlâ kimse bilmiyordu.

Bartolomeu Dias Ümit Burnu’na Ulaştı

1487 yılında Portekiz Kralı II. João önemli bir karar aldı. Afrika’nın sonuna ulaşabilecek deneyimli bir kaptan arıyordu. Bu görev için Bartolomeu Dias seçildi.

Dias, iki karavel ve bir ikmal gemisiyle Lizbon’dan ayrıldı. Yolculuk sırasında Afrika’nın batı kıyılarını takip etti. Daha önce hiçbir Avrupalının ulaşamadığı kadar güneye indi.

Aylar süren yolculuk sırasında şiddetli fırtınalar gemileri kıyıdan uzaklaştırdı. Günlerce kara göremeyen mürettebat büyük zorluk yaşadı. Fırtına dindiğinde Dias doğuya yöneldi ancak karşısına kara çıkmadı. Bunun üzerine kuzeye döndü ve Afrika’nın doğu kıyılarına ulaştı.

Dias farkında olmadan Afrika kıtasının en güney ucunu dolaşmıştı.

Bu başarı insanlık tarihindeki en önemli denizcilik keşiflerinden biri oldu.

Dias gördüğü sert hava koşulları nedeniyle buraya Cabo das Tormentas, yani Fırtınalar Burnu adını verdi.

Ancak Portekiz Kralı II. João farklı düşünüyordu.

O, bu burnun yalnızca fırtınaları değil, Hindistan yoluna ulaşma umudunu temsil ettiğine inanıyordu.

Bu nedenle burnun adını Cabo da Boa Esperança, yani Ümit Burnu olarak değiştirdi.

Gerçekten de bu isim yalnızca bir coğrafi noktayı değil, Avrupa’nın geleceğini simgeliyordu.

Vasco da Gama Hindistan Yolunu Açtı

Bartolomeu Dias’ın başarısı Portekiz’i durdurmadı. Krallık, artık hedefe çok yaklaştığını biliyordu. Yeni görev, Ümit Burnu’nu geçerek Hindistan’a ulaşmaktı.

1497 yılında bu görev deneyimli denizci Vasco da Gama‘ya verildi.

Da Gama dört gemiyle Lizbon’dan ayrıldı. Gemiler önce Kanarya Adaları’na uğradı.

Ardından Yeşil Burun Adaları’nı geçti.

Daha sonra Atlas Okyanusu’nun açıklarına yöneldi.

Portekizli denizciler bu rotayı özellikle seçmişti. Çünkü okyanustaki rüzgâr sistemlerini artık iyi tanıyorlardı. Bu bilgi, yıllarca süren keşiflerin en büyük kazanımlarından biri olmuştu.

Aylar sonra Ümit Burnu başarıyla geçildi.

Gemiler Afrika’nın doğu kıyılarındaki Mozambik, Mombasa ve Malindi limanlarına ulaştı.

Malindi’de deneyimli Arap denizcilerden yardım alan Vasco da Gama, Hint Okyanusu’na açıldı.

20 Mayıs 1498 tarihinde filosu Hindistan’ın önemli ticaret limanı Kalikut‘a ulaştı.

Bu olay yalnızca Portekiz tarihini değil, dünya ticaretini de değiştirdi.

Avrupa ilk kez Asya’ya doğrudan deniz yoluyla ulaşmayı başarmıştı.

Baharat Artık Denizden Geliyordu

Vasco da Gama’nın dönüşü Portekiz’de büyük sevinç yarattı.

Baharat ticaretinde yeni bir dönem başladı.

Karabiber, tarçın, karanfil ve zencefil artık Akdeniz’deki uzun ticaret zincirini takip etmek zorunda değildi.

Portekiz gemileri doğrudan Hindistan’dan yüklediği malları Avrupa’ya taşımaya başladı.

Bu gelişme Venedik’in ticari üstünlüğünü zayıflattı. Memlük Devleti önemli gelir kaybına uğradı.

Osmanlı Devleti de ilerleyen yıllarda bu yeni deniz yolunun ekonomik etkilerini hissetmeye başladı.

Portekiz kısa süre içinde Goa, Malakka, Hürmüz ve Makao gibi stratejik noktalarda ticaret üsleri kurdu.

Artık Atlas Okyanusu ile Hint Okyanusu arasında uzanan dev bir ticaret ağı oluşmuştu.

Aynı Günlerde Başka Bir Denizci Bambaşka Bir Plan Yapıyordu

Portekiz doğuya ulaşan deniz yolunu bulmuştu. Ancak aynı yıllarda Cenevizli bir denizci farklı bir düşüncenin peşinden gidiyordu.

O, Afrika’nın çevresini dolaşmanın gereksiz olduğuna inanıyordu.

Eğer Dünya gerçekten küre şeklindeyse batıya doğru giderek de Asya’ya ulaşılabilirdi.

Üstelik bu yol çok daha kısa olabilirdi. Bu denizcinin adı Kristof Kolomb‘du.

Kolomb’un bu cesur düşüncesi önce Portekiz sarayında reddedilecek, ardından İspanya’nın desteğini alacak ve sonunda yalnızca yeni bir deniz yolu değil, Avrupalıların daha önce haberdar olmadığı yepyeni bir kıtanın kapısını aralayacaktı.

Ancak Kolomb’un keşfi, Portekiz’in yıllardır sürdürdüğü çalışmalarla çakışacak ve iki krallığı dünya tarihinin en önemli diplomatik krizlerinden biriyle karşı karşıya bırakacaktı. İşte Tordesillas Antlaşması’na giden yol, tam da bu noktada hız kazanacaktı.

Kristof Kolomb’un Büyük Hayali: Batıya Giderek Doğu’ya Ulaşmak

15.yüzyılın sonlarında Avrupa’nın en büyük hedefi Doğu’nun zenginliklerine ulaşmaktı. Portekiz, Afrika kıtasının çevresini dolaşarak Hindistan’a ulaşacak bir deniz yolu arıyordu. Bu plan başarıya yaklaşırken başka bir düşünce giderek güç kazanmaya başladı. Bazı denizciler, Afrika’nın çevresini dolaşmanın gereksiz olduğuna inanıyordu. Onlara göre Dünya küre şeklindeyse batıya doğru yelken açan bir gemi sonunda yine Doğu Asya kıyılarına ulaşabilirdi.

Bu düşünceyi büyük bir kararlılıkla savunan kişi, tarihin en çok konuşulan denizcilerinden biri olan Kristof Kolomb idi.

Cenova’dan Atlantik’e Uzanan Bir Hayat

Kristof Kolomb’un 1451 yılı civarında İtalya’nın Cenova Cumhuriyeti’nde doğduğu kabul edilir. Babası Domenico Colombo, yün dokumacılığı ve küçük çaplı ticaretle uğraşıyordu. Kolomb çocukluk yıllarında ailesinin işlerinde çalıştı. Ancak onun ilgisini en çok deniz ve gemiler çekiyordu.

Cenova, Akdeniz’in en önemli ticaret merkezlerinden biriydi. Limana gelen gemiler yalnızca yük taşımıyordu; aynı zamanda farklı kültürleri, yeni haritaları ve uzak ülkeler hakkında bilgileri de beraberinde getiriyordu. Genç Kolomb, bu ortamda büyüdü. Denizcilerin anlattığı hikâyeleri dinledi, haritaları incelemeye başladı ve zamanla denizcilik konusunda deneyim kazandı.

Genç yaşlarda ticaret gemilerinde görev aldı. Akdeniz’in birçok limanını ziyaret etti. Daha sonra Atlas Okyanusu’na açıldı ve Portekiz’e yerleşti. O dönemde Lizbon, Avrupa’nın en önemli denizcilik merkezlerinden biri hâline gelmişti. Burada dünyanın farklı bölgelerinden gelen haritalar inceleniyor, yeni keşif seferleri planlanıyor ve gemiler okyanus yolculuklarına hazırlanıyordu.

Kolomb, Lizbon’da yalnızca denizcilik deneyimini artırmadı. Matematik, astronomi, coğrafya ve haritacılık alanındaki bilgilerini de geliştirdi. Özellikle Antik Yunan coğrafyacısı Batlamyus’un eserlerini, İtalyan bilim insanı Paolo dal Pozzo Toscanelli’nin haritalarını ve Marco Polo’nun Asya seyahatlerini dikkatle inceledi.

Dünya’nın Küre Olduğu Biliniyordu

Günümüzde birçok kişi, Kristof Kolomb’un Dünya’nın yuvarlak olduğunu kanıtladığını düşünür. Oysa bu doğru değildir. Antik Yunan filozofu Pisagor’dan başlayarak Aristoteles ve Eratosthenes gibi birçok bilim insanı, Dünya’nın küre şeklinde olduğunu yüzyıllar önce ortaya koymuştu. MÖ 3. yüzyılda Eratosthenes, Dünya’nın çevresini şaşırtıcı derecede doğru bir hesapla ölçmeyi bile başarmıştı.

Orta Çağ’ın sonlarında Avrupa’daki eğitimli insanlar da Dünya’nın küresel olduğunu biliyordu. Tartışma, Dünya’nın şekliyle ilgili değildi. Asıl sorun, Dünya’nın büyüklüğüydü.

Kolomb, işte bu noktada büyük bir hata yaptı.

O, Dünya’nın çevresini gerçekte olduğundan yaklaşık dörtte bir oranında daha küçük hesapladı. Ayrıca Asya kıtasının doğuya doğru çok daha fazla uzandığını düşündü. Bu iki yanlış varsayımı bir araya getirince Avrupa ile Japonya arasında düşündüğünden çok daha kısa bir okyanus bulunduğuna inandı.

Gerçekte ise arada iki büyük kıta, yani Kuzey ve Güney Amerika yer alıyordu.

İlginç olan, Kolomb’un başarısını sağlayan şeyin doğru hesap yapması değil, yanlış hesap yapması oldu. Eğer Dünya’nın gerçek büyüklüğünü bilseydi, elindeki gemilerle bu yolculuğa çıkmanın neredeyse imkânsız olduğunu anlayabilirdi.

Portekiz Projeyi Neden Reddetti?

Kolomb ilk olarak planını Portekiz Kralı II. João’ya sundu. Bu tercih oldukça doğaldı. Çünkü Portekiz, keşiflerde Avrupa’nın en ileri ülkesiydi ve Afrika kıyılarında büyük başarılar elde etmişti.

Kral, Kolomb’un önerisini uzmanlardan oluşan bir kurula inceletti. Matematikçiler, astronomlar ve deneyimli denizciler hesaplamaları tek tek değerlendirdi. Kurul, Kolomb’un Dünya’nın çevresini olduğundan küçük hesapladığını fark etti. Ayrıca Afrika’nın çevresinden Hindistan’a ulaşma planının başarıya çok daha yakın olduğunu düşünüyordu.

Sonuç olarak Portekiz, Kolomb’un teklifini reddetti.

Bu karar, tarihin en önemli dönüm noktalarından biri oldu. Eğer Portekiz bu projeyi kabul etseydi, Amerika kıtasını ilk keşfeden devlet büyük olasılıkla İspanya değil Portekiz olacaktı.

İspanya Yeni Bir Fırsat Görüyor

Kolomb, Portekiz’den umduğunu bulamayınca İspanya’ya gitti. Ancak burada da hemen destek alamadı. Çünkü Kastilya Kraliçesi I. Isabel ile Aragon Kralı II. Fernando, o sırada Granada Emirliği’ne karşı son büyük askerî harekâtı yürütüyordu. İber Yarımadası’ndaki Müslüman yönetimini sona erdirmeyi hedefleyen bu mücadele, krallığın bütün kaynaklarını kullanıyordu.

1492 yılının Ocak ayında Granada’nın teslim olmasıyla birlikte İspanya yeni bir döneme girdi. Reconquista olarak bilinen uzun mücadele sona ermişti. Artık krallık dikkatini denizlere çevirebilirdi.

Kolomb, projesini yeniden sundu. Aylar süren görüşmelerin ardından Kraliçe Isabel ile Kral Fernando, batıya yapılacak keşif seferini finanse etmeye karar verdi. 17 Nisan 1492 tarihinde imzalanan Santa Fe Antlaşması ile Kolomb önemli ayrıcalıklar elde etti. Başarılı olması hâlinde “Okyanus Denizi Amirali” unvanını alacak, keşfedeceği toprakların genel valisi olacak ve elde edilen gelirlerin belirli bir bölümünü kazanacaktı.

İspanya için bu girişim büyük bir riskti. Ancak başarıya ulaşması durumunda elde edilecek kazançlar çok daha büyüktü.

Üç Küçük Gemiyle Büyük Bir Yolculuk

Kolomb, yolculuk için büyük savaş gemileri seçmedi. Bunun yerine açık denize uygun, daha küçük ve manevra kabiliyeti yüksek gemileri tercih etti.

Filonun amiral gemisi Santa Maria idi. Yaklaşık 23 metre uzunluğundaki bu gemi, yolculuğun komuta merkeziydi. Filoda ayrıca daha küçük ve hızlı olan Pinta ile Niña adlı iki karavel bulunuyordu.

3 Ağustos 1492 sabahı yaklaşık doksan kişilik mürettebat, İspanya’nın Palos Limanı’ndan denize açıldı.

İlk durak Kanarya Adaları oldu. Gemiler burada son onarımlarını yaptı ve erzak depolarını tamamladı. Daha sonra filonun pruvaları batıya çevrildi.

Artık önlerinde Avrupa haritalarında büyük ölçüde boş bırakılmış uçsuz bucaksız Atlas Okyanusu uzanıyordu.

Bilinmeyene Yolculuk

Kolomb’un filosu haftalar boyunca batıya doğru ilerledi. Günler geçtikçe mürettebatın endişesi arttı. Daha önce hiçbir Avrupalı bu kadar uzun süre açık okyanusta batıya doğru yol almamıştı.

Denizciler pusulanın gösterdiği yönün değiştiğini fark ettiğinde korkuya kapıldı. Bugün bu durumun manyetik sapmadan kaynaklandığını biliyoruz. Ancak o dönemde mürettebat bunun doğaüstü bir olay olduğunu düşündü.

Gemiler daha sonra bugün Sargasso Denizi olarak bilinen bölgeye ulaştı. Deniz yüzeyini kaplayan yoğun yosunlar denizcileri şaşırttı. Bazıları gemilerin bu yosunlara takılıp ilerleyemeyeceğini düşündü. Ancak filo yoluna devam etti.

Yolculuk uzadıkça sabırsızlık arttı. Mürettebatın bir kısmı geri dönmek istedi. Kolomb ise kararlılığını korudu. Günlük kayıtlarında kat edilen mesafeyi olduğundan daha kısa göstererek denizcilerin moralini yüksek tutmaya çalıştı.

“Kara!” Çığlığı Dünya Tarihini Değiştirdi

11 Ekim 1492 gecesi denizciler ufukta farklı işaretler görmeye başladı. Sabahın ilk saatlerinde Pinta gemisindeki Rodrigo de Triana yüksek sesle “¡Tierra!” yani “Kara!” diye bağırdı.

12 Ekim 1492 tarihinde Kolomb ve mürettebat Bahamalar’daki Guanahani Adası’na çıktı. Kolomb adaya San Salvador adını verdi.

Kolomb, ulaştığı yerin Japonya yakınlarındaki adalardan biri olduğuna inanıyordu. Bu nedenle karşılaştığı yerli halka “Hintli” anlamına gelen Indios adını verdi. Oysa ayak bastığı yer, Avrupalıların daha önce haberdar olmadığı yepyeni bir kıtanın parçasıydı.

Kolomb bunu hiçbir zaman öğrenemedi. Hayatı boyunca Asya’nın doğu kıyılarına ulaştığına inanmaya devam etti.

Ancak onun bu yanılgısı, dünya tarihinin akışını değiştirdi. İspanya yeni topraklar üzerinde hak iddia etmeye başladı. Bu gelişme ise yıllardır Afrika kıyılarında keşif yapan Portekiz’i son derece rahatsız etti.

İki güçlü krallık, aynı okyanuslar ve aynı yeni topraklar üzerinde hak iddia ediyordu. Bu anlaşmazlık kısa sürede Avrupa’nın en önemli diplomatik krizlerinden birine dönüştü. Sorunu çözebilecek tek otorite ise dönemin ruhani lideri olan Papa’ydı.

Papa’nın Hakemliği: Dünyayı Paylaştıran Fermanlar

Kristof Kolomb’un 1492 yılında Atlantik Okyanusu’nu aşarak yeni topraklara ulaşması Avrupa’da büyük bir heyecan yarattı. İspanya Sarayı bu yolculuğu yalnızca başarılı bir deniz seferi olarak görmedi. Kraliçe Isabel ile Kral Fernando, Kolomb’un keşfettiği bütün topraklar üzerinde hak iddia etti. Yeni limanlar, yeni ticaret yolları ve belki de Asya’nın zenginlikleri artık İspanya’nın kontrolüne girebilirdi.

Ancak bu gelişme, yıllardır Afrika kıyılarında keşif yapan Portekiz için kabul edilebilir değildi. Portekiz Krallığı, onlarca yıl boyunca keşif seferlerine büyük yatırımlar yapmış, Afrika’nın batı kıyılarını ayrıntılı biçimde haritalandırmış ve Ümit Burnu’na ulaşarak Hindistan yolunun kapısını aralamıştı. Portekiz Kralı II. João, İspanya’nın bir yolculukla bütün okyanuslar üzerinde hak iddia etmesini adil bulmuyordu.

İki krallık arasındaki gerilim hızla arttı. Avrupa yeni bir savaşın eşiğine gelirken taraflar, dönemin en güçlü hakemine başvurmaya karar verdi.

Bu hakem, Papa idi.

Papalık Neden Böyle Bir Yetkiye Sahipti?

Bugün devletler arasındaki anlaşmazlıklarda Birleşmiş Milletler, Uluslararası Adalet Divanı veya uluslararası hukuk kurumları devreye girer. Ancak 15. yüzyıl Avrupa’sında böyle kurumlar yoktu.

Katolik Avrupa’nın en güçlü manevi otoritesi Papa’ydı.

Krallar, Papa’nın yalnızca dinî lider olduğuna inanmıyordu. Aynı zamanda onun Hristiyan dünyasının siyasi düzenini koruma görevi bulunduğunu da kabul ediyordu. Papalar zaman zaman kralları aforoz ediyor, anlaşmazlıklarda hakemlik yapıyor, hatta Haçlı Seferleri çağrısı bile yapabiliyordu.

Bu nedenle Portekiz ile İspanya arasındaki keşif anlaşmazlığında da gözler Roma’ya çevrildi.

Fakat Papa’nın bu konuda ilk kez karar vermesi gerekmiyordu.

Çünkü keşifler başlamadan yıllar önce Papalık, Portekiz lehine bazı kararlar almıştı.

İlk Adım: Romanus Pontifex Fermanı (1455)

Portekiz’in Afrika kıyılarındaki keşifleri hız kazandıkça Papalık da bu girişimleri desteklemeye başladı. Papa V. Nicholas, 1455 yılında yayımladığı Romanus Pontifex adlı papalık fermanıyla Portekiz’e önemli ayrıcalıklar tanıdı.

Bu belge, Portekiz’e Afrika’nın batı kıyılarında keşfedilecek bölgelerde ticaret yapma ve yeni topraklar üzerinde hak iddia etme yetkisi veriyordu. Ayrıca Hristiyan olmayan topluluklarla mücadele edilmesini ve yeni bölgelerde Hristiyanlığın yayılmasını da teşvik ediyordu.

Bugün bu belge, Avrupa sömürgeciliğinin hukuki dayanaklarından biri olarak değerlendirilir. Çünkü Papalık ilk kez keşfedilen bölgeler üzerinde belirli bir devlete ayrıcalık tanımıştı.

Aeterni Regis: Portekiz’in Hakları Güçleniyor

1481 yılında Papa IV. Sixtus, Aeterni Regis adlı yeni bir papalık fermanı yayımladı.

Bu belge, 1479 tarihli Alcáçovas Antlaşması‘nı resmen onayladı.

Alcáçovas Antlaşması, Kastilya ile Portekiz arasında yaşanan Veraset Savaşı’nı sona erdirmişti. Ancak antlaşma yalnızca siyasi bir barış belgesi değildi. Aynı zamanda Atlantik Okyanusu’ndaki keşif alanlarını da düzenliyordu.

Antlaşmaya göre:

  • Kanarya Adaları Kastilya’nın kontrolünde kalacaktı.
  • Madeira, Azor ve Yeşil Burun Adaları Portekiz’e ait olacaktı.
  • Afrika kıyılarında yapılacak yeni keşifler Portekiz’in hakkı sayılacaktı.

Papa IV. Sixtus’un yayımladığı Aeterni Regis fermanı, bu paylaşımı dinî otoriteyle de destekledi.

Portekiz, yıllardır yaptığı keşiflerin Papalık tarafından tanındığını düşünüyordu.

Tam da bu nedenle Kristof Kolomb’un batıya yaptığı yolculuk Portekiz’i şaşkına çevirdi.

Çünkü Kolomb’un ulaştığı yeni toprakların hangi paylaşımın içine girdiği artık belirsizdi.

Rodrigo Borgia Papa VI. Alexander Oldu

1492 yılı yalnızca Kolomb’un Amerika’ya ulaştığı yıl değildi.

Aynı yıl Papalık makamında da önemli bir değişiklik yaşandı.

İspanya kökenli Kardinal Rodrigo Borgia, Papa seçildi ve VI. Alexander adını aldı.

Borgia ailesi, Rönesans döneminin en güçlü ve en tartışmalı ailelerinden biri olarak tanınıyordu. Rodrigo Borgia’nın İspanyol kökenli olması, Portekiz’de bazı çevrelerin tarafsızlık konusunda endişe duymasına neden oldu.

Kolomb’un dönüşünden sonra İspanya hükümdarları vakit kaybetmeden Papa’ya başvurdu.

Amaçları açıktı.

Yeni keşfedilen bütün toprakların İspanya’ya ait olduğunun resmen ilan edilmesini istiyorlardı.

Inter Caetera: Dünyayı Bölen İlk Çizgi

Papa VI. Alexander, 1493 yılında art arda birkaç papalık fermanı yayımladı. Bunların en önemlisi Inter Caetera oldu.

Bu fermana göre Atlas Okyanusu üzerinde kuzeyden güneye uzanan hayali bir çizgi çizilecekti.

Çizgi, Azor ve Yeşil Burun Adaları’nın yaklaşık 100 fersah batısından geçecekti.

Bu çizginin batısında kalan ve Hristiyan hükümdarlar tarafından daha önce sahiplenilmemiş bütün topraklar İspanya’ya bırakılacaktı.

Çizginin doğusunda kalan bölgelerde ise Portekiz’in hakları korunacaktı.

Papa’nın amacı iki büyük Katolik devlet arasında savaş çıkmasını önlemekti.

Ancak bu karar yeni bir sorunu beraberinde getirdi.

Portekiz Neden İtiraz Etti?

Portekiz Kralı II. João, Inter Caetera fermanını dikkatle inceledi.

İlk bakışta Papa iki ülke arasında adil bir paylaşım yapmış gibi görünüyordu.

Ancak Portekizli haritacılar farklı bir sonuca ulaştı.

Çizgi Afrika kıtasına çok yakındı.

Bu durum gelecekte Portekiz’in Atlas Okyanusu’ndaki hareket alanını ciddi biçimde sınırlandırabilirdi.

Üstelik henüz kimse Güney Amerika’nın gerçek büyüklüğünü bilmiyordu.

Portekizli denizciler batıya doğru ilerlediklerinde yeni topraklarla karşılaşabileceklerini düşünüyordu.

Eğer çizgi bu kadar doğuda kalırsa keşfedilecek birçok bölge otomatik olarak İspanya’nın sayılacaktı.

II. João bu nedenle Papa’nın kararını kabul etmedi.

Doğrudan İspanya ile görüşmek istedi.

Bu karar, diplomatik tarihin en önemli müzakerelerinden birini başlattı.

Fersah Tartışması

Görüşmeler sırasında en çok tartışılan konulardan biri fersah ölçüsü oldu.

Fersah, o dönemde kullanılan standart bir uzunluk birimi değildi. Ülkeler farklı hesaplamalar yapıyordu.

Denizde kullanılan fersah ile karada kullanılan fersah da aynı değildi.

Bu nedenle Papa’nın belirlediği 100 fersahlık mesafenin tam olarak nereden geçtiği bile kesin biçimde hesaplanamıyordu.

Haritacılık teknolojisinin henüz gelişmemiş olması, boylam hesaplamalarının yapılamaması ve Dünya’nın çevresinin tam olarak bilinmemesi işleri daha da karmaşık hâle getiriyordu.

Aslında iki ülke, tam yerini hesaplayamadıkları hayali bir çizgi üzerinde anlaşmaya çalışıyordu.

DÜNYAYI İKİYE BÖLEN ÇİZGİ
DÜNYAYI İKİYE BÖLEN ÇİZGİ

Diplomasi Savaşın Önüne Geçti

1493 yılı boyunca İspanya ve Portekiz temsilcileri yoğun görüşmeler yaptı.

Her iki taraf da doğrudan savaşa girmek istemiyordu.

Portekiz Afrika’daki ticaret ağını kaybetmek istemiyor, İspanya ise Kolomb’un keşiflerini güvence altına almayı hedefliyordu.

Sonunda taraflar Papa’nın çizdiği sınırı değiştirmeye karar verdi.

Çizgi batıya doğru kaydırılacaktı.

Bu küçük gibi görünen değişiklik, gelecekte milyonlarca insanın konuşacağı dili, kurulacak devletleri ve kıtaların siyasi yapısını değiştirecekti.

Taraflar, İspanya’nın kuzeyindeki küçük bir kasabada buluşmak üzere anlaştı.

Kasabanın adı Tordesillas idi. 1494 yılında burada imzalanacak antlaşma, yalnızca iki krallık arasındaki anlaşmazlığı çözmeyecek; dünya tarihinin en etkili uluslararası belgelerinden biri olarak tarihe geçecekti.

Dünyayı ikiye bölen çizgi makalemizi beğendiğinizi umarız. 🙂

@tarihlibilim

Home » Dünyayı ikiye bölen çizgi

Estimated reading time: 23 dakika

Hoşunuza gidebilecek yazılar

Leave a Comment

ADN Bilişim Tarafından Tasarlandı

Reklam Engelleyici Fark Edildi

Lütfen reklam engelleyiciyi kapatınız